Arabesk Müzik: Türkiye’de Arabesk’in doğuşu

Arabesk müzik sevenlerden misiniz? Arabesk dinleyenler ‘kro, eğitimsiz cahil bir kesim olarak mı görülüyor? Arabesk müzik dinleyen kesimi bu şekilde yaftalayan bir kesim halen varmı? Ama aklıma takılıyor da! Arabesk sevilmez mi ya. Yani sonuç olarak bu bir müzik ve sanatla ortaya çıkıyor. Sevilmemesi garip geliyor insana. İşin ilginç yanı özellikle Türk müziğinde öyle güçlü bir tür ki, pop müzikten, rock müziğe kadar bir çok müzik türüne ilham olmuştur. Hatta yeni neslin daha çok sevdiği ve özellikle 90’larda daha bir belirgenleşen ‘pop fantazi’, ‘arabesk fantazi’ veya sadece ‘fantazi muzik’ adı altında pop müzikle karışan yeni bir alt türü oluştu. Bu arada arabesk kelimesi ne demektir? Arabesk, karma karışık, arap saçı gibi, ne olduğu belli olmayan karışık durumları ifade etmede kullanılmaktadır. Yazının sonunda belirtilmiş kaynaktan alıntıdır. Arabesk müzk hakkında bilmediğiniz ve bilmeniz gereken tüm detaylar yazıda.

Arabesk müzik :Türkiyede Bir Kitle Kültürü

Sanayileşme ve kentleşme olgusunu yaşayan her toplumda kitle kültürü, yaygın adıyla popüler kültür, kaçınılmaz olarak ortaya çıkmaktadır. Kitle kültürünün oluşmasında etkili olan faktörler, toplumların çoğu bakımından, birbirine benzer nitelikteki kaynak ve mekanizmalardır. Fakat, her toplumun kendine özgü sosyoekonomik ve kültürel dinamikleri doğrultusunda, toplumlar arası kitle kültürleri arasında önemli yapısal farklılıklar mevcuttur. Bu bağlamda, Türkiye’deki bir kitle kültürü örneği olarak Arabeskleşmenin oluşmasında rol oynayan bazı önemli faktörler üzerinde durmak yararlı olacaktır. Her kitle kültürünün sembolü olan bir müzik türü vardır.

Latin Amerika’daki gecekonduların ürettiği önceleri tango, daha sonra lambada, Kuzey Amerika’da yaratılan jazz ve blues, Avrupa’da başlayarak bütün dünyayı saran rock ve heavy metal gibi müzik ve dans türleri, ilk çıktıkları toplumsal kesimlerin dünya görüşleri, hayat felsefesi, inanç ve değerleri bakımından önemli birer gösterge sayılmaktadır. Tango ve lambada’da vurgulanan cinsellik, Latin Amerika gece kondularındaki yaygın serbest cinsel hayatın sembolüdür. Jazzda egemen olan duygu hüzün, Bluesda ise kuralsızlık, neşe, sevinç ve gülmecedir ki bunların esas kaynağı Kuzey Amerika’daki büyük kentlerin çevrelerinde bulunan gecekonduların barındırdığı topluma yabancılaşmış zencilerdir. Rock ve heavy metal türü müzik ve dansın ana teması ise seks ve şiddettir ki bu öğelerin arkasında da modern ülkelerdeki modernleşmeye uyum sağlayamayan tatminsiz ve uyumsuz büyük bir gençlik vardır. Türkiye’deki arabesk müzik ise, en azından ilk çıkış kaynağı itibarıyla Türk gecekondulusunun kimsesizliğinin, garipliğinin, çaresizliğinin ve yıkılmışlığının, tam bir tercümanı olmaktadır.

Arabesk Müziğin Teorik Oluşumu

Cumhuriyetin ilk yıllarındaki zorunlu kültür değişmeleri çerçevesinde, önceki imparatorluk kültürünün alaturka müziğinin yerine, yeni bir alafranga müzik zevki ikame edilmeye çalışılır. Bu doğrultuda, 1920 yılında zamanın Milli Eğitim Bakanlığınca okullarda okutulan tüm alaturka müzik eğitimine son verilir ve Türk müziği konservatuarı Dârül elhan kapatılır. Ayrıca, 1934 yılı sonlarından 1936 yılı Temmuzuna kadar Türk müziğinin radyolardan çalınması, resmi kültür politikasına uygun olarak yasaklanır. Bu dönemde başlatılan alaturka, alafranga tartışması yıllarca alafranga lehine sürüp giderken, ortadan kaldırılmak istenen eskinin yerine de bir yeni tür konamaz ve müzik konusunda toplumsal bir kaos ve kargaşa içerisine girilir.

Zorunlu kültür değişimine uygun olarak Türk müziğine yasaklar getirilirken Türk kültür hayatında başka bir olay aynı zamana rastlamaktadır. Bu olay, özellikle 1930’lardan başlayarak, önceleri büyük kentler olmakla beraber daha sonrada Anadolu’nun içlerine doğru yayılan Arap filmleridir. 1930-1950’ler arasında gösterilen Arap filmlerinin özellikle de Mısır kaynaklı olanların sayısının 150 kadar olduğu sanılmaktadır. Öyle ki, Anadolu insanının, sinema teknolojisini ve sanatını
Arap filmleriyle tanıyıp sevdiğini dahi söylemek mümkündür. Duygusal ve dramatik öğelerle beraber bol Arap müziğinin işlendiği bu filmlerde, göz yaşartıcı öykülerin acı ve keder yüklü şarkılarla birleşmesi, Türk seyircileri üzerine büyük bir etki yaratmıştır.

Bu filmler içerisinde, “Leylâ ve Mecnun” “Şark Yıldızı” ve “Aşkın Gözyaşları” önemli bir yer tutmaktadır. Türk müziğinin yasaklı olduğu bu yıllarda, Sadettin Kaynak ve Hafız Burhaneddin gibi bestekârlar, Arap filmlerindeki müziklere Türkçe sözler yükleyerek, Türk müziğine bir anlamda yeni bir anlayış getirmişlerdir. Böylece, Türkçe sözlü ama Arap müziği motifli, önceden hiç bilinmeyen bir müzik türü oluşmaya başlamıştır. Belirli bir şehir alt kültürü olarak doğmaya başlayan bu müzik anlayışının yaygınlaşarak kitlelere mal olması daha sonraki yıllarda (meselâ, 1960’lardan sonra) mümkün olacaktır.

Türk müziğinin yasaklandığı ve toplumdan dışlanmaya çalışıldığı bir dönemde, Türk insanının müzik konusundaki kültürel boşluğunu dolduran bu yeni türe neden Arabesk denilmektedir? Arabesk kelimesi, Avrupalıların, Osmanlı Türkçe’sinde “girift” denilen, birbirinin içine girip çıkarak dönüp duran bir süsleme ve bezeme tarzına verdikleri bir addır. Bu bezeme tarzını, Araplar kanalıyla tanıyan Avrupalılar, bu sanat anlayışına “Arabesk” adını vermişlerdir. Gündelik dilde ve halk katmanlarında “Arabesk”, karma karışık, “arap saçı” gibi, ne olduğu belli olmayan karışık durumları ifade etmede kullanılmaktadır. Arabesk müzik denilmesinde, bu türün kökenindeki Arap müziği etkisi kadar, kuralsızlığı, kimliksiziliği ve biraz da lumpenliğinin de etkisi vardır. Ne o, ne öteki; ne köylü ne kentli; ne doğulu, ne batılı Arabesk, biraz o, biraz öteki: biraz köylü, biraz kentli; biraz doğulu, biraz batılıdır.

Arabeskleşmenin Sosyal Ortamı Olarak Gecekondu Kültürü

Arabesk müziğin ilk örnekleri Cumhuriyetin ilk yıllarında ortaya çıkmasına karşılık, bu türün popüler olarak yaygınlık kazanması, Türkiye’nin 1950 ler sonrasındaki sosyoekonomik gelişmeleriyle aynı zamana rastlamaktadır. Türkiye’de, 1950 sonrasında hissedilir bir sanayileşme süreci baş göstererek, belirli bölgelerde büyük metropoliten sanayi merkezleri oluşmuştur. Bol iş gücü barındıran tarım alanlarında makinenin yoğun bir şekilde kullanılmasıyla çok sayıda insan işsiz kalmaya başlamıştır. Böylece, kır bölgelerinin işsiz insanları, daha iyi eğitim ve sağlık hizmetlerinden yararlanmak isteyen kişileri ve şehrin cazibesine kapılan aileleri, kentlere akın akın gelmeye başlamışlardır. Büyük kentlerin doğuşu ve insan selinin buraları doldurması, yeni bir kültürün toplum katlarına yayılmasına ve kitleleri etkilemesine sebep olmuştur. Kitle kültürünün malzemesi, her geçen gün şehirlerin çevresinde kitlelerin yığınlaşması ve evleri, meydanları, sokakları, fabrika önlerini, kaldırımları doldurmasıyla gittikçe güçlenmiş ve artmıştır

Türkiye’de, son yıllarda hızlı ve ani sosyal değişmelerin sosyal yapının dengesini bozması, öte yandan da kentlere aşırı ve dengesiz yığılmaların olması, sosyal yapıda kitle toplum oluşumuna ivme kazandırmıştır. 1960’lı yıllardaki hızlı sanayileşme ve kara yollarına verilen önemin gittikçe artması, toplumun hareket kabiliyetini de iyice hızlandırmıştır. Sanayi, bazı büyük şehirlerin çevresinde yoğunlaştığı için iç göçlerin yönü de bu merkezlere doğru kaymaya devam etmiştir. Türk tarihinde ilk kez kent/kır ayrımının ibresi hızla kente doğru eğilmeye başlar. İstanbul, Ankara ve İzmir yanında, birçok Anadolu kenti de (mesela, Bursa, Adana, Mersin, Samsun, Eskişehir, Kayseri v.b) metropolleşir.

İç göçler ile şehirlerin çevresindeki gecekonduları doldurmayı sürdüren insanlar, biraz da yalnızlıktan kurtulmak amacıyla, kendi hemşerilerinden oluşan mahalleler meydana getirirler. Bu mahallelerde, köy veya kır alanlardan getirdikleri kültür özelliklerini rahatlıkla sergilemeyi sürdürürler. Ancak, bu insanlar, gelip yerleştikleri mahallelerden çıkıp kent merkezlerine doğru yayıldıkça, yerleşik kentliler tarafından, bunların hareket tarzları, konuşmaları ve kıyafetleri büyük ölçüde tuhaf karşılanmaya başlanır. Ayrıca, iç göçlerin beslediği yeni nüfus hareketlerine bağlı olarak, çok farklı bölge ve şehirlerden gelen insanlar, birbirlerinden değişik alt kültürleri temsil etmelerine rağmen, iç içe birlikte yaşama zorunluluğunda kalırlar.

Bilindiği gibi, her bölge veya yöre, genel kültür sistemi içerisinde kalmak kaydıyla, birbirinden farklı ve kendilerine özgü özellikleriyle değişik alt kültürlere sahiptirler. Bu çerçevede, büyük kentlere Anadolu’nun çeşitli yörelerinden gelen insanlar, farklı folklorik ve davranış kalıpları ile yöresel kültürel değerlerini bir süre taşısalar da bunları aşmak zorunda olduklarını kısa bir zamanda anlamaya başlarlar. Çünkü, köyden ve farklı yörelerden gelen bu insanlar, ilk adımda yerleşik kentliler ile bir uyum sağlayamamışlardır. O zaman, kendilerine değişik bir gözle bakan (mesela, konuşma ve tavırları taklit eden) kentlilerin asıl yerlerine karşı, Anadolu’nun değişik yörelerinden gelen insanların kendi benzerleriyle dayanışma içerisine girme ihtiyaçları kaçınılmaz bir durum arzeder.

Oysa, farklı değerler ve folklorik özellikler, onları birleştirmek yerine, ayırmaktadır. Karadenizlinin, doğulunun, güneylinin, batılının, aynı kahvehanelerde birlikte otururken, paylaşabilecekleri ve ortak zevk alabilecekleri yeni birtakım değerlere, davranışlara, kısacası ortak kültürel bir yapılanmaya ihtiyaç vardır. Meselâ, her biri farklı bölgelerin türkülerini dinleyen bu insanlar, yeni mekânlarında öyle bir müzik bulmalılardı ki, Anadolu’nun değişik alt kültürlerine mensup olsalar bile, bu yeni müzik türü, hepsinin anlayabileceği bir dile ve ortak sembollere sahip olsun ve onların tamamına seslenebilsin.

Kentlerin çevresindeki farklı alt kültürlerin mensupları, ortak bir kültür alanı oluşturma çabasında iken, Orhan Gencebay, 1966 yılında “Deryada Bir Salım Yok” şarkısıyla ortaya çıkar. Gencebay, daha sonraları da “Bir Teselli Ver”, “Sevenler Mesut Olmaz”, “Başa Gelen Çekilir” ve “Tanrıya Feryat” gibi, gecekondulunun psikolojisini ve bilinç altını yakalayan söz ve müzikleriyle, bir anlamda o dönemin kentlileşmeye çalışan ve kendi içinde bocalayan gecekonduluların “idolü” hâline gelir.

Arabesk müziği, Türkiye’nin kentleşme sürecinin bir sembolü olarak görmek mümkündür. Çünkü bu müzik türü ilk sıralarda ‘minibüs müziği’ veya ‘dolmuş müziği’ olarak tanınmıştır. Bunun temel sebebi ise Cumhuriyetin ilk yıllarında teorik oluşumunu gerçekleştiren Arabesk müziğinin, esas kendi tüketicisi olan sosyal tabanı yani gecekonduluyu, 1960’lı yıllarda bulmuş olmasıdır. Büyük kentlerin çevresindeki gecekondu sakinlerini kent merkezlerine taşıyan minibüs veya dolmuşlar, Arabesk müzik plâk ve kasetlerinin, gecekondu kahvehanelerinden sonra en fazla çalındığı bir ortam olmuştur.

Özellikle yerleşik kentliler, arabesk müziğin farkına ilk defa, esas itibarıyla gecekondulunun taşıma aracı olan minibüs ve dolmuşlarda, varmışlardır. Böylece, yalnızca gecekondularda dinlenen ve tüketilen bu müzik türü, gittikçe kentin merkezlerine taşınarak, kentin diğer sosyal kesimlerine doğru yayılmaya başlamıştır. Bir anlamda, gecekondular, kentin merkezine doğru yönelirken, arabesk müziği, kentlilere karşı çok önemli bir kültür cihazı olarak kullanmışlardır.

Arabeskleşmenin Sosyal Ortamı Olarak Zenginlik Kültürü

Hızlı ve dengesiz sosyal değişmenin doğurduğu kitle toplumun en önemli kaynağı, ifade edildiği gibi, şehirlere göç edip şehrin genel yerleşik kültürüne uyum gösteremeyen gecekondu kültürüne mensup kişilerdir. Bu kitleleşmenin ikinci kaynağı ise, eski ve yerleşik kentli ailelerin dışında kalıp bir yolunu bulup kolay yoldan “köşe dönen” ve kolay kazandığı geliri ölçüsüz bir şekilde lüks ve gösterişli tüketime harcayan zenginlik kültürüne mensup kişilerdir. Zenginlik kültürü, zenginlikten farklıdır ve sosyal tabaka olarak üst gelir grubunda yer alan zenginlerin kültürü anlamına gelmez.

Zenginlik kültürü, halk dilinde ”yolsuzluk”, ”yağmacılık”, ”yiyicilik”, “fırsatçılık”, “köşe dönücülük”, ”soygunculuk” gibi birbirine benzeyen kavramlarla ifade edilen ve ülkedeki ekonomi-politiğin yozlaşmasından yararlanarak, haksız kazanç elde eden türedi zenginlerin yaşama tarzını sergileyebilmek için ortaya atılan bir kavramdır. Normal şartlarda, her ülkenin sosyo-ekonomik yapısında, kayıt dışı ekonomiler adı da verilen ve vergi dışı kalan büyük bir gelir grubu vardır. Ancak, Türkiye’de ekonomik gelişmelerin kendini gösterdiği ve canlandığı zamanlarda, ekonomik sistemin açıklarından ve belirli ölçülerde de politik yozlaşmadan da yararlanarak, kolay yoldan zengin olan bir kesim sürekli olarak gelişme göstermektedir. Devlet ve mahalli idarelerdeki ihale yolsuzlukları, hayali ihracat ve ithalat kotaları ve yeraltı dünyası (mafya), kolay ve gayrimeşru kazançların en fazla yaratıldığı alanlardır.

Zenginlik kültürü mensupları, sosyolojik temeli olan üst sosyal tabakadan farklı olarak, çok kolay kazandığı serveti, genellikle çok kolay bir biçimde lüks ve israf içerisinde tüketmektedir. Yine, her toplumda gösteriş tüketimi ve israf olgusu olmakla beraber, zenginlik kültürünün yaygın olduğu ülkelerde, toplumun büyük bir kesimi yoksulluk içerisinde yaşarken bir kesim de vardır ki tam anlamıyla bir tüketim ve eğlence çılgınlığı sergileyen, yegâne fetişleri ve zevk nesneleri, para, kadın, içki ve eğlence olan bu kesimin ortaya koyduğu yaşama biçimine genel olarak zenginlik kültürü denilmektedir.

Zenginlik kültürünün en önemli mekanı ise lüks lokantalar ve gösterişli eğlence yerleridir. yerleşik kent kültüründen ayrı bir yan kültür olarak, gece kondu kültürü nasıl arabeskin beslendiği bir sosyal ortamı oluşturmuş ise bu tür eğlence yerleri de, arabeskleşmenin başka bir boyutunu meydana getiren “taverna müziği” ne uygun bir ortam oluşturmuştur. Gecekondu kültürünün yarattığı arabeskin ana teması, acı, keder hüzün, gurbet, çaresizlik ve teslimiyettir. Zenginlik kültürünün sembolü olan taverna müziğinin işlediği temel motifler ise aşırı neşe, sevinç, yemek içmek ve çılgınca eğlenmektir.

Kaynak: Prof. Dr. Feyzullah EROĞLU Davranış bilimleri kitabı